Ben seni bulutlara gaipten çizgiler çizerken gördüm.
Nasıl desem, yerin ve göğün tüm renkleri teninde toplanmış, bir panayır yeri gibi ışıldıyordun. Yalnızdın. Kimseler yoktu: Tuttum seni siyahından sevdim. Asiydin. Çetrefillerin vardı. Sesin, dinlediğim en uzun şarkıydı. Biraz çimen kokuyorduk biraz da toprak. Gücenmedim. Hayır, hiç gücenmedim. Yüzündeki umursamazlığı, yorgunluğu ve yılgınlığı avuç içlerimde topladım. Dünyanın en güzel yeri parmak uçlarımın yüzünde gezindiği yerdi. Ben sana aşıktım: Cebindeki hüznü çıkarıp pay edişine, omuzlarımı göz yaşlarıyla kutsayışına, cümlelerin ağzından dökülürken ki ustalığına
-ki sen
kimseye ait olmadın.
Öyle güzelsin ki.
Kül Tablasına Hikayeler
Bir hikaye yazdım.
Kül tablasına koydum ve ateşe verdim.
Sigaramı yaktım.
Küllerini de avuçlarımda topladım ve boşluğa savurdum.
Bilmem kaçıncı kezdir yazıp-siliyorum suretini kazıdığım duvardan.
Bir nefes daha alıyorum sonra sigaramdan, şöyle söylüyorum duvarlara tekrar ve tekrar;
hikayeden yaşıyorum.
duvarlar anlayışla karşılıyor bu durumu,
dengemi bozmuyorlar.
Küçük Başlangıçların Büyük Azameti
Dünyanın geri kalanı gibi, ben de uyumak isterdim. Fakat uykum çalındı.
Aslına bakarsanız sadece uykum değil, zaman içerisinde bana ait birçok şeyin çalındığını fark ettim.
Bu tamamen benim hatamdı.
Eşyalarını hep ortalıkta bırakan dağınık bir çocuk gibi hareket ediyordum.
Durumun tabiatı gereği, önemsemiyordum.
Çünkü “an”dan daha değerli bir şeyin olmadığını söylüyordum.
Fakat zamanla bir şeyler ters gitmeye başlamıştı.
Hani bazen ortada hiçbir sebep yokken -ki vardır- bir şeyler sinyal verir ve siz de bunu göz ardı ederek hiçbir şey olmamış gibi, çok da önemsiz bir şeymiş gibi devam edersiniz:
İşte tam da öyle yapıyordum.
Sir Francis Drake’e ait çok sevdiğim bir cümle vardır. Sic parvis magna
Bu Latince kökenli cümle büyük şeylerin küçük başlangıçları vardır ya da küçük başlangıçların büyük azameti olarak çevrilebilir. Bu cümleyle ilk tanıştığımda kendime ait bir şeyler buldum. Fakat hayatımın hangi kısmına ait olduğunu bir türlü bulamamıştım. Ama, yakındım ve yerini bulacaktım.
Kendimi an’a o kadar kaptırmış ve her şey o kadar hızlı gözlerimin önünden geçip gidiyordu ki, ne geçmişi ne de geleceği görüyordum.
Böyle zamanları siz de bilirsiniz, geçmiş hesapları karıştırmaz ve gelecek kaygılarını kendinizden uzak tutarsınız.
Çünkü an’da mutlu olmak demek, bir önceki adımı unutmak, bir sonraki adımı ise düşünmemek demektir.
Ben de tam olarak böyle yaptım.
O an çözmem gereken her şeyi bir kenara savurdum. Nereye savurduğum önemli değildi, önemli olan anı mahvetmemekti.
Ve ben, bunun için her şeyi yapardım.
Mahvettiğim şey, kendi hayatımdı.
Kendimi iyi hissettiğim her an, aldığım hasarları umursamamı sağlayacak derecede uyuşturuyordu.
Böylelikle ortada çözülmesi gereken her hangi bir sorun da kalmıyordu.
Hayatımın geride bıraktığım 12 yılında tüm yalanlardan, ihanetlerden, çıkmazlardan, yarım bırakılmış yaşanmışlıklardan, kavgalardan ve suskunluklardan hiçbir şey olmamış gibi büyük bir ustalıkla sıyrılıyordum.
Kendime hiç açımıyor, ruhuma ve bedenime işkence yapmaktan da hiç çekinmiyor ve hatta umursamıyordum.
Günün birinde ardıma hiç bakmayacakmış gibi yaşıyordum.
Bir şey oldu…
Sanki bir anda beni çevreleyen her şey hızını düşürmeye başladı.
Ve nihayetinde ben de beni çevreleyen bu şeyle birlikte yavaşlamaya başladım.
Kendimden kaçmamı ve geçmişimden saklanmamı sağlayan o hızı yitirdiğim zaman da şimdiki kendimle karşılaştım.
Önce bir an için garipsedim. Hatta gördüğüm şeyi kabul etmedim.
Fakat yavaş yavaş kendi gerçeğimle yüzleştim.
Hızla kaçtığımı düşündüğüm her şey benimle birlikte orada duruyordu.
Ve böylece “küçük başlangıçların büyük azameti” ile tanıştım.
Orkideler
Demir parmaklıklar ardında gökyüzü isyan ederken,
orkideler esaretin ardında isyanın bitmesini bekliyor.
Biz de öyle.
Her şeyi bu esaretin ardında korku ve endişe ile izleyen orkideleriz.
Bu orkideler bizi temsil ediyor; korunaklı, risk almayan,
yalnızca bir şeyler olmasını bekleyen bizi.
İnsan Gelecek Planı Yapar, Kader Kendi Yolunu Çizer
Bu yalnız gemi bana hayatta gelmiş olduğum noktayı gösteriyor.
Tek başınalığı ve her şeyin uzakta kaldığını.
İşte böyle.
Kıyım olsaydı mutlu olur muydum, bilmiyorum.
Rüzgarın yüzümü okşadığı bu başıboş akşam üzerinde,
yaşlı bilgenin sözlerini anımsıyorum;
“İnsan gelecek planı yapar, kader kendi yolunu çizer.”
Wilhelm Reich, Dinle Küçük Adam | Sesli Kütüphane #2
Wilhelm Reich’ın Dinle Küçük Adam adlı eserinden kısa bir epigraf okumasıdır.
Arkaplan Müziği: Doll Dancing (Youtube Ses Kitaplığı)
11 Mayıs Güncesi, Cuma
Hayat akıp gidiyor.
Akıp giderken içinde beni de sürüklüyor.
Bu bir sürünceme hali.
Yorgun, huzursuz ve tedirginim.
Her gün,
bir sonraki güne,
hatırlamak istemeyeceğim sabahlar bırakıp duruyorum;
donmuş ve kaskatı.
Boşluğun Bilinci Olmak
Kimsenin ne yaptığına dair bir fikri yok,
Ama yapmaya devam ediyor.
Bu sürekliliği sağlayan şeyin adı boşluk; hiçbir yere ait olmamak, her şeyden biraz olmak, her şeye karışmak, bir parçası olmak istemek ya da reddetmek bazense kabullenmek. Varlığımızı oluşturan şey, belirsizlik. Birçoğumuz kendisiyle konuşur, konuşurken de, düşüncelerini haklı çıkarmak adına sürekli olarak gerçeği örten/perdeleyen cümleler kurar. Orada duruyor ve sisli bir tepenin ardından kendine bakıyorsun. Ne kadar bulanıksın değil mi? Kabul et; oluşturduğun bütün yargılar, bütün kurallar, kesinliklerin, ilişkilerin… Hepsi o bulanıklığın içerisinde öylece duruyor ve sen; gerçeği biliyor olmana rağmen, kendi yarattığın sinemaskop’un içerisinde gerçek dışı bir hayatı oynamaya devam ediyorsun.
Büyük yalancı kim? Kim sana büyük yalanlar söyleyen? Körsün. Kendi gerçekliğine ihanet etmeyi göze alabilecek kadar körsün ve gösteriyi devam ettiriyorsun. Önüne dünyayı serseler, ne yapacağını bilmiyorsun. Böylesin. Böyleyiz.
Sen, ben, biz. açlığını çektiğimiz şeylerin bilinciyiz.
Daha Az Bağır, Daha Çok Dinle
Herkes yalnızlığı dile getiriyor, şikayet ediyor. Fakat kimse kalabalık olduğunun farkında değil. Sokaklarda, parklarda, hayatın aktığı her yerde insanlar, kendi kalabalıklarının farkında olmadan yaşıyorlar.
Başını ellerinin arasına almış öylece oturuyorsun. Evet, sana söylüyorum. Kafanı kaldır.
Senin gibi başını ellerinin arasına almış, kıyıda köşede kalmışları fark edecek ve yalnız olmadığını göreceksin. Sadece bakıyorsun. Görmüyorsun. Rüzgar seni aşındırdığı gibi beni de aşındırıyor.
Yalnızca birkaç dakikalığına dünya için endişelenmeyi, siyasi ve politik kaygıları, sosyal mastürbasyonları bırak. Çünkü Dünya senin gibi insanlarla dolu. Seslerini duymak istiyorsan daha az bağır, daha çok dinle.
Ben, narsist ya da hümanist değilim. Sen çok gerginsin. Belki de biraz gevşemelisin.
Yoksa kendi sesin dışında hiçbir ses duymayacaksın.
Bir Kırlangıç, Bir Gürültü, Sesli Okumalar #1
Ardıma baktım, en büyük günahıma; en büyük kederim saçlarımı okşadı.
Kaçış, Yalnızlık ve Rutin Oluşturmak
Herkes kaçıp gitmek ister: Kendinden, korkularından, kaygılarından ve yaşadıklarından. Zaman zaman ben de öyle. Büyüme çağında hayatın sorumluluğunu alan insanlarda kaçıp gitme/kaybolma isteği daha yoğundur. Oradan oraya savrulurlar. Bu nedenle zaman-mekan bilinçleri olmaz, zamanın çizgisinde koşmazlar, büyük bir boşlukta yalnızlığı ile beklerler. Yaşıtlarıyla aralarında her zaman bir uçurum vardır. O yarığı kapatamaz, kapatamayacağını anladığı için, küçük yamalar kullanırlar. Sizinle gülemez, hissettiklerinizi hissedemez ve uzun cümleler kurmazlar. Bu durum, diğerlerinde bir tür ukalalık yada ahmaklık algısı oluşturur. Hâlbuki ilgisi yoktur. Tek sebebi, sizden bir adım önde oluşudur. Bu adım, ilerleyen zamanlarda oluşacak iletişimsizlik ve soyutlanma isteğinin artmasını tetikleyecek ve giderek yalnızlaştıracaktır. Ardınıza dönüp baktığınızda gördüğünüz tek şey, koca bir yalnızlıktır.
Tüm bu olanların failini aramaya çıktığınızda, kendinizi bulursunuz.
Bazılarımız faili aramaktan vazgeçer. Bu yüzden kendine birtakım rutin yapıları oluşturur. Aslında yaptığı şey; hayatının dışında kalan bölümüne dev bir ayna koyup, içeride kalan kısmında sürekliliğini sağlamaktır.
Yalnızlığın Bilinci
Yalnızlık, cenin pozisyonunda eylemsizlik halidir.
Sosyal statünüzü seçmek, eğitiminizi seçmek
Sosyal medyada ya da gerçek hayattaki arkadaşlarınızı seçmek
Hiçbiri.
Doğmadan önce öğrendiğiniz ilk şey, yalnızlıktır.
Bundan sonraki tüm evrelerde bu ilkel koşullanma sizinle birlikte yol alır.
Yaşam, görkemli bir panayır gibidir.
Parti bitip evlerinize dağıldığınızda
Yatağınıza uzanır ve bacaklarınızı karnınıza çekip yalnızlığınızı uyursunuz
Bir sonraki panayıra kadar.
Charles Duell ve Bir Takım Huzursuzluklar
Sabahın ilk saatleri, bir huzursuzlukla uyandım. Durumun getirmiş olduğu bozuntuyu kendime çok da aks ettirmeden, ani bir kararla yataktan kendimi aşağı ittim. Güzel de düştüm. O düşüş beni kendime getirmese de, bi’ silkeledi sanıyorsan, yanılıyorsun.
Düşüşün hemen ardından kendime 5 dakika daha verdim, zeminin yüzüme çarpan soğukluğunda bir müddet daha uzandım ki, çocuğum olmasın düşüncesini garantilemek istedim sanırım. Bazen bu garantici yanım beni benden alıyor ─koyduğu yeri de bulamıyorum. Çok dağınık bu yanım. Bu 5 dakikalık soğuk zemin hareketsizliğinden hemen sonra radyo devreye girmişti ve sözde beni uyandıracaktı. Fakat, ben yine bana ayrılan sürenin sonunu beklemeden uyanmıştım.
Ben bazen ─aslında bazen değil, sıklıkla Ne yapacağımı bilmek istemiyorum. Böyle hissettiğim anlarda içimden göğüs kafesimi yırtmak ve kuşları-kurtları salmak geliyor. Salamıyorum. Onun yerine banyoya gidiyor ve aynanın karşısında gözaltı torbalarımı süzerek, günaydın seni şanssız piç diyorum ─ama içimden diyorum, dışımdan söyleyince alınıyorum. İçimde, 1800’lerden bir adam sesleniyor, ‘keşfedilecek her şey çoktan keşfedildi’ diyor. Sanırım bu Charles Duell olmalı. Çık içimden diyemiyorum O’na. Sen de haklısın Duell diyorum.
Çok beklemeden evden çıkıyor ve otobüs durağına doğru ilerliyorum; bu andan itibaren yapacağım her hareket doğaçlamayı terk ediyor. Nerede duracağımı, durakta kaç kişinin benimle birlikte beklediğini, duraktaki adamın otobüs geldiğinde onu fark etmeyeceğini düşünerek iki kere el hareketi yaparak fark edilmeye çalışacağını ve geri kalan her şeyi biliyorum.
Belki de bu yüzden Duell’e içimden çık diyemedim.
Yürüyen Bir Ölünün Gerçekliğini Yitirdiği An
Evde
Yolda
Yapamıyorum.
Çalışıyorum, yine yapamıyorum.
Boşluğa bakıyor ve biçimine karışıyorum.
Dökülemiyor oluşumun sancısını yaşıyorum.
Bu satırları gerçekliğimi yitirerek yazıyorum.
Rüzgarın saçlarımı okşadığı bir kıyı
Sırtımı ısıtan bir güneş istiyorum.
Paradoksun İçinde Düş Kurmak
Gözlerinin boşlukta asılı kaldığı herhangi bir anda geçmişi, şimdiyi ve yarını düşünür Bazen bir konuşmanın içinde dalıp gidersin.
Bir pencere kenarı, bazen de bir otobüsün camından akıp giden görüntülere karışır, sesler boğuklaşır ve düşünün içine çekilirsin.
Bu, her şeyi daha mümkün kılmak için gerçekliğin keskinliğini aşındırabildiğin bir yaşam alanı sağlar.
Düş kurmak, karanlık bir odayı loş ışıklarıyla aydınlatan bir gece lambası gibidir, zihnindeki odaları aydınlatır.
Var olandan farklı, alternatif başlangıçlar ve sonlar kurgularsın.
Gerçek, her gün aynı şeyleri yaptığın bir paradokstur.
Kendini tekrar eden bir düzenekte düş kurmak, zihindeki acil çıkış kapısıdır.
Devrim Apartmanı No.14
Vakit gece yarısına yakın.
Bir kadın,
sarılmanın en yalın haliyle apartman girişlerinin soğukluğunu ve yalnızlığını üzerimden alıyor.
Kapı eşikleri böylesine şenlik görmemiştir.
Yüzü, dudağının kenarına koyduğu tebessüm, avuçlarının içinden yayılan sıcaklık…
Ayak bastığı her yerde devrim oluyor.
O konuşurken yüzündeki panayırı izliyor, büyüyorum.
Tek Gözlü Kedi Ve Tarçın Kokulu Bir Sabah
Cumartesi sabahı.
Galata’dan Karaköy’e iniyorum.
Tüm cadde sabahın ilk saatlerinde tarçın kokuyor.
Neredeyse boş.
Tek gözlü bir kedi görüyorum.
Başımla selamlıyorum onu.
Bir süreliğine her şeyi unutuyorum.
Büyük yalanları, büyük ihanetleri.
Hepsi bir süreliğine siliniyor.
Duvar ve Algı
Hayatta seçim şansımızın olduğu ve olmadığı şeyleri ayırt edemiyoruz.
Bütün karmaşamızın sebebi buradan kaynaklanıyor.
Bizim duvarlarımız, algılarımız.
Hayatımız boyunca doğru olduğunu düşündüğümüz seçeneklerin peşinden gidiyoruz.
Fakat göz ardı ettiğimiz şey, doğrunun olmadığı
hata payı en az olan seçeneğin olduğudur.
Islak Köpek
Uçsuz bucaksız bir kumsal var.
Bir çocuk dünyanın sekizinci harikasını yapıyor, kumdan bir kale.
Geceye yakılmış bir ateş ve etrafında sakinleriyle uzakta bir plak sesi;
Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar/yüzünde sizin kadar yalnızım…
Bir ses, muhabbetlerin uğultularına karışıyor, eskimiş ve rutubetli.
Yosun tutmuş iskelelerde aşklar meşkte.
Biraz ileride fenerler yanıyor rengarenk.
Gece huysuz ve ihtiyar, ateş böceklerine emanet.
Kalbim eski bir hikaye ve ötesi balıkçı teknelerinin üzerinde.
Eski nisanların yüzü lodosa dönük.
Kalbim ıslak bir köpek.
Karnavalın İçinde Sıkışıp Kalmanın Bedeline Dair
Kendimi sürekli olarak bir yerlerde unutuyorum.
Bu gerçeklik algımı kaybetmeme sebep oluyor.
Yürüdüğüm yollar, tanıdığım insanlar, sokaklar ve ayak bastığım her yer
Bu koca gürültü, bu uğultular…
Tüm bunlar yoksa ve ben hiç olmadıysam
…
Bir karnavalın içinde sıkışıp kalmışım gibi geliyor.
Göğüs tahtamın üzerindeki ağırlığın adını bilmiyorum.
Bir an içinde
Küçük bir an içinde kaldım
Uzun zamandır konuştuğum bir sesle birlikte.